Search
  • rahmevez

Çok güldük! (11/2013)

Ciddiyetinizi, korku yaratan mekanizmalarınızı, bunaltan, daralan çemberinizi zerre kadar dikkate almazsak ne olursunuz siz? Rilke’nin tadından yenmez “Ben öldüğüm zaman, ne yapacaksın Tanrım?” dizelerinde (pek sağolasın Melek Cihangir) sorguladığı şeyden bahsediyorum. Yüceltip kölesi haline geldiğimiz güçler diyalektik açıdan bakıldığında, basit mantık yoluyla da özneleri biz olduğumuz sürece varlar, biz olmadan tanımlanamazlar. Eğer biz ezilen rolünü üstlenmek yerine, bu rol dağıtımını reddeden, onu varoluşumuzla alaşağı eden bir pozisyon seçersek otoritenin işlevi belli bir sure için devam etse bile sosyal-psikolojik baskı yaratımı açısından en güçlü araçlarını yitirir. Öznesi korkmayan bir otorite de karikatürleşmeye, anlamsızlaşmaya, kısacası etkisini kaybetmeye mahkumdur.

Korkusuzluğun en aleni, en güçlü ve de en yaygın bulunabilecek göstergesi nedir? Akla ilk gelen “Dünyayı Kurtaran Adam” minvalinde bir şeylerse dolaylı olarak doğru yoldasınız. Azim, kararlılık, özgüven, gözükaralık...listeye eklenebilecek karakteristik özellikler. Velakin kolektif olarak yayılması dilenen bir korkusuzluktan dem vurduğumuz için, kahramanlık destanlarından uzaklaşıp, Dünyayı Kurtaran Adam’ın üzerinde herkesin konsensüs oluşturduğu özelliğine bakmamız yardımcı olacaktır: absürtlük. Şimdi filmi tamamen unutalım. Zira mizahın bir sivil itaatsizlik stratejisi olarak gücünden bahsetmek için Cüneyt Arkın’ın bize pek faydası olacağını sanmıyorum. Politik hicivin sistematik eylemliliğe dahil edildiğinde otorite figürlerini ne hale getirdiğini en yakın zamanda Gezi direnişinde hep beraber gördük. Erdoğan her ne kadar imparator retoriğine devam etmeye çalışıyorsa da özgüven-metresinin kırmızıya yaklaştığını her bir verdiği demeçte daha absürdleşmesinden, saçlarının bir yıl içinde beyazlaşmasından ve vücut dilinin değişmesinden anlayabiliyoruz. Bir yıl öncesine kadar karikatürünün çizilmesi bile mahkemelik olurken, şimdi gelinen nokta arasındaki uçurum göz ardı edilecek gibi değil. Aynı şekilde Otpor hareketi de 90lar’ın sonunda Milosevic diktatörlüğünü mizah kullanarak, türlü yollardan otoritesini sarsarak yüzbinleri arkasına katmış, Milosevic’in düşmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Erk sahipleri hiciv karşısında savunmasızdır, ona karşı en acımasız ıslah yöntemlerini kullanacak olsalar bile etkisini ortadan kaldıramazlar. Nedir peki etkisi? Baskıya karşı nefes alınacak alanlar açar, perspektif değiştirir, hayata tutundurur, ezber bozar, cesaretlendirir, birlikteliği, dayanışmayı güçlendirir, politik arenada deneyimi olmayan yeni bireylere çekici bir ortam sunar, umursamazlığa, ilgisizliğe karşı pozitif bir alternatif sunar, otorite korkusunu azaltır , cesaret verir ve özgürleştirir. Baskıya farklı yollardan tabi tüm gruplara hitap etmesi, ayrım yaratan her türlü tanımlamayı aşması-ki bu noktada stratejik kullanımı önemlidir- birleştirici bir işlev görür. Bu haliyle mizah bir itaatsizlik eylemidir ve yayılma kapasitesi açısından en kapsayıcı eylem formudur. Ezber bozduğu için otorite ve öznesi arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar.

Eylemlilik süreci boyunca yüzü gülmeyen devrimcilerin bizler için nasıl bir hayat formüle ettikleri konusunda çelişkili sinyaller alırım. Adamızın inkar edilemez gerçekliği olan aktivizmin kariyerleşmesi de bu çerçevede görülebilir. Günlük hayatın içinde mizah illa ki mevcuttur, siyasi mücadele günlük hayatın her öğesini barındırmıyor, belli hal ve tavırları meşru kabul ediyorsa, özlenen toplum yapısının nasıl olması istendiği eylemlilik pratiğinden ayrı tutuluyorsa, aktivizm dinamizmini kaybeder, bir toplumsal role dönüşerek statükonun devamlılığına katkı sağlama riski taşır. Siyasi ve sosyal imgelem pratiğe döküldüğü oranda gerçekçi bir hal alır, toplum nasıl hayal ediliyorsa, eylemlilik de ondan izler taşımalı, bu hem harekete geçmekte güçlük çeken kitleler için davetkar bir ortam hazırlar, hem de aktivizmin günlük hayattan ayrılmasını engelleyerek daha gerçekçi bir vizyon sunar. Facebook’ta ayrılık sonrası elinde kokteylle poz veren gencimizin bağlam dışına taşıması yüzünden artık anlamı boşalan “Dünyada görmek istediğin değişim ol” sözü ihtiyacımız olan tüm stratejileri içinde barındıran bir sözdür. İnsanların daha fazla, daha sık gülümsediği, hayatla ve kendileriyle rahatça dalga geçebildiği bir toplum hayali herhalde herkesle paylaşılabilecek bir idealdir. O zaman?

Kültürel açmazlarımız da mevcut, eksik olmasınlar. Gülmekten korkan bir toplumda yaşıyoruz. “Aman çok güldük, ağlayacayık” diyen, dillere pelesenk olmuş bir lafımız var. Düşündükçe insan delirecek gibi oluyor. Neşeli bir anda oto-kontrol mekanizmaları harekete geçiyor, “hayırdır inşallah?”. Hayırdır hayır, az önce kurban olmaktan kurtuldunuz, hayatın güzel taraflarına dokundunuz, doğrusu bunun için cezalandırılmayı beklemeniz oldukça üzücü, kadın olmanızdan dolayı size gülmenin cinsel sinyaller göndermek olduğu söylenerek mi suçluluk yüklendi acaba? Yoksa erkek olmanın ciddiyet ve çatık kaştan geçtiği mi? Üzüntü verici bir durumdasınız, yakınınız hastadır mesela. Eş dost arar, hal hatır sormak için. Eğer bu arama güldüğünüz bir anda gelirse, kendinize bir çeki düzen verirsiniz, o telefon katiyen gülerek açılmaz. 7/24 üzüntü içinde kahrolmanız gerekir, yoksa yanlış anlaşılır. Yakınınızı yeterince sevmediğinizin düşünülmesi midir korku? Yoksa geleneksel “en çok acıyı kim çeker?” yarışmasında arka sıralara düşmek mi?

Gülmekten korkan, suçluluk duyan bir toplumda isterseniz sınırları, askeri üsleri, ambargoları kaldırın iyi bir yaşam ortamı sağlayamazsınız. Böyle bir toplumda politik talepler yalnızca otoritenin en aleni enstrümanı olan ciddiyet ve çatık kaşla yapılırsa, sunulan alternatif de sorgulanır. Alternatif nerede olduğu bilinmeyen bir dağın ardında değil, alternatif bugüne, yaşamın tam içine dahil edilmeli. Eğer iyi bir yaşamdan söz ediyorsak, neşenin, koşullar ne olursa olsun gülebilmenin listede önceliği su götürmez. O veya bu nedenle üstünde katman katman toprak bulunan gülme yetisini hem korkuya karşı siyasi bir araç olarak, hem politik eylemliliğe dinamizm kazandırmak için, hem de korkularla destekli toplu depresyonumuza ilaç mahiyetinde kullanabilmek için muhtaç olduğumuz kudret, asil diyaframımızda mevcut.


0 views0 comments

Recent Posts

See All

Geographies of Resilience (07/2016)

It was 1 am when we took off from Diyarbakir. One could easily make a bad decision in the face of extreme situations. These were the roads where the hot conflict had been taking place for months. Fear

διάστημα | interval (03/2020)

Πού ανήκει ένας ξένος; Παντού; Ή πουθενά; Είναι αυτή η σωστή ερώτηση που πρέπει να τεθεί σε αυτήν την περίοδο κρίσης; Με την πρώτη ματιά μπορεί να μην φαίνεται έτσι. Αλλά ας υπομείνουμε. Κατ ‘αρχάς,

Saflar (02/2017)

Ses nedir? Ses, bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur. Ses bir enerji türüdür, titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür. Ses atmosferin dışında yayılmaz, çünkü sesin yayılması

© 2023 by Marian Dean. Proudly created with Wix.com

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now