Search
  • rahmevez

Yorgan Altı (10/2013)


Toplumsal vizyonumuzun en güvenilir dayanağı, başucu kılavuzu, vazgeçilmez pusulamız “Ayıptır”… Kaynağı bilinmeyen, böyle gelmiş böyle gider her yasağın cevabı olarak ve işe gelindiği gibi her duruma uygulanabilirliği nedeniyle modası hiç geçmez, eldiven gibi ele giyilir, hayali tokatlama fonksiyonu ile hizaya getirir. Çoğunlukla kadınlar tarafından kullanılan bir kontrol mekanizması olması tesadüfi değildir, zira özellikle yetişme süreci boyunca günde en az 6 kere yemekten önce ve sonra bir hap gibi yutturulmuş olanlar da çoğunlukla kız çocuklarıdır. Velakin bu “default” reaksiyon toplumsal cinsiyet eşitsizliği arenası da aşarak, sosyal ve politik hayat ilişkisinin en can alıcı ikilemlerini yaratır. Kafamda yüzlerce örnekle boğuşmama ragmen bu yazıda biraz da olsa odaklanabilmeyi umuyorum, okuyucuya ayıp olmasın…

Yaz bitti sayılır. Nereden anladık? Düğünler bitti gibi. Ayıp olmasın diye yaz boyu adayı fersah fersah dolaşarak, yüzünü sokakta görse hatırlamayacağı bilmemkim oğul ve kızlarının “aman seneye da bizimkinin düğünü var, luzum gidelim” veyahut “e yok o bizimkine geldiydi” telkinleri ile şikayet ede ede toplamda 40 düğüne gitmişlere selam olsun! Malum bu düğünlerin ana motivasyonu para toplamak. Bir insan başka ne diye, en mutlu günü olarak paketlenmiş bir günde 3-4 saat boyunca rahatsız kıyafetler içinde ayakta durarak çoğunlukla az bir tanışıklığı olan yüzlerce kişiyi öpüp dursun? Hayatında yeni bir başlangıç yapmak isteyenlere kolektif destek vermek kadar güzel bir şey olabilir mi diyeceksiniz, haklısınız…da, böylesi şanlı desteğin heteroseksüel kurumsal birliktelik dışında bir başlangıç yapmak isteyenlere verildiğini görmedim ben. Şimdi belgesel yapmak istiyorum, ekipman lazım diye şiirli bir davetiye göndersem, 3 saat boyunca teşrif edecek her bir kişinin, yanakları dokundurma suretiyle barkodunu okuyacağım garantisini versem (kamera olmadığından sonradan kimin gelip kimin gelmediğinin derinlemesine analizi için), “aman ne ayıp” olur gibi bir his var içimde. Ben sizinkine geldim ama…

Heteroseksüel kurumsal birliktelik demişken, yorgan altına bakmamak olmaz. Ayıbın sözlük tanımıdır yorgan altı. Ne geldiyse başımıza oradan geldi zaten. Yorganın hareket serbestliği üzerinde yaratacağı kısıtlayıcı etki kafalarda ayrı bir soru işareti oladursun, her bir insan evladının (umarım) hayatının belki de en önemli, en doğal, en heyecanlı deneyiminin toplu inkar ve ithamının yarattığı travma üzerine uzun uzun yazmaya gerek yok. Memlekette çoğu kişinin, kolektif finansal destek yanında üzerine dedikodu yapılmayacak seks yapma hakkı için evlenme yoluna gittiği bir gerçek. Boşanma oranları, evlenme oranlarıyla neredeyse eşit. Çünkü bireyler birliktelik yaşadıkları kişiyle bir hayat paylaşmak adına ne derece uyumlu olduklarını sorgulama şansına sahip olmadan mahalle ve aile baskısıyla “niyetiniz nedir?” sorusuyla baş başa kalıyor. “Niyetimiz şimdilik seks, yarına allah kerim.” demeye kimsenin cesareti yok. Hele ki kadınsanız elinizde devlet izni olmadan yaşanan açık ve özgür bir seks yaşamı kamusal hizmet için çadır kurmuş izlenimi yaratır. Her ne kadar yeni jenerasyonla bu tabuda kırılmalar başlamış olsa bile, pek azı “adını koyun artık” illetine teslim olmadan yoluna devam edebiliyor. Evlilik kimileri için gerçekten de mutluluğun anahtarı olabilir. Ne güzel! Ama mutluluğun herkes için aynı yoldan geçtiği anlayışı ciddi anlamda problemlidir. Birçok kişi de bu yüzden ilişki travmaları yaşayarak, daha da derinlemesine dedikodu malzemesi yapılarak alaşağı ediliyor. Meselenin bir de eşcinsel ilişki boyutu var ki onun için apayrı bir yazı yazmak gerek... Eşcinsel mi? Panik yapmayın, yok öyle bir şey.

“Bu toplumda yaşıyorsan, bu toplumun kurallarına uyacaksın”. Hayır efendim, Citol ve Xanax satışlarının dometes satışlarını geçtiği bir Akdeniz ülkesinde yaşıyorsak, bu toplumun değer yargılarını, kurallarını sorgulamanın vakti çoktan gelmiş demektir. Vücudunu, duygularını, anlarını kiminle ve ne şekilde paylaşacağı gibi olabilecek en öznel konular üzerinden insanların aileleriyle, sosyal çevreleriyle savaşa girmek durumunda bırakılması, dışlanma ve bin bir türlü suçluluk duygularıyla baş başa kalarak tektipleştirilmesi gerçek toplumsal ayıbımızdır.

Uzun zamandır evlenmeye niyeti olmayan bir kadın olarak elimi taşın altına koyup cinselliğin devlet ve mahalle rızası olmadan yaşanmasının ayıplığı üzerine provokasyon yapma, tabulara el kol hareketi yapma ve ikiyüzlülüğe savaş açmak arzusundaydım. Hem de Ayşe Arman’la aynı kefede karşılaşma riskine rağmen. Üzerinde araştırma yaptığım ve daha önceki yazımda paylaşacağımı belirttiğim dayanışma ekonomileriyle ilgili örnekleri yazmak için masaya oturduğumda açılan İmam Hatip Koleji ve inşaatına başlanacak tesettürlü oteliyle ilgili haklı tepkilerle dikkatim dağıldı. Dikte edilmeye çalışılan şeylerle çatışan bir yaşam şeklimiz olduğu aşikar. Gerçekten de Kıbrıslı Türkler’in çoğunluğu birkaç jenerasyondur, namaz kılmak, oruç tutmak, başını kapamak gibi İslami pratiklerden uzak yaşıyor. Sinirsel tepkiler yükseliyor dört bir yandan, bu tarz dogma üretim, yayma ve normalleştirme merkezleri Allah korkusu ile varoluş korkusunun çatışma sahnesine dönüştü. Bu asimilasyon pratiklerinin politik boyutunu şimdilik bir yana bırakalım. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu durumun kaybetmekten korktuğumuz toplumsal değerlerimizi sorgulamak ve yeniden tanımlamak için bir fırsat olduğudur. Korktuğumuz ve direneceğimiz şey başörtüsü değil, yobaz, tutucu, bireysel özgürlükleri tahakküm altına alan, cinsiyet eşitsizliğini arttıran düşünce şekli olmalı. Ve ne yazık ki İslam’ın 5 şartı hayatlarımızı teğet geçerken, beyinlerimizde örümcek ağlarıyla yazılmış kocaman bir “ayıp” var. İslamlaştırmaya hangi nedenlerle karşı durduğumuzu net olarak tanımlamaz, sonra toplumumuzda varolan bu anlamda çelişkili değerleri, kuralları, ayıpları da ameliyat masasına yatırmazsak yel değirmenlerine karşı, içi boş bir sinir harbine girmekten öteye gitmemiz mümkün değil. Bu süreçte neyi ayıp olarak tanımladığınızı bir düşünelim, eğer ayıpların kaynağı “böyle gelmiş böyle gider” ise, mantık ve rasyonel düşünce çerçevesinde insanları anlamsız şeylerden alıkoyuyorsak, kendi naçizane külliyemiz zaten mevcut demektir.





0 views0 comments

Recent Posts

See All

Geographies of Resilience (07/2016)

It was 1 am when we took off from Diyarbakir. One could easily make a bad decision in the face of extreme situations. These were the roads where the hot conflict had been taking place for months. Fear

διάστημα | interval (03/2020)

Πού ανήκει ένας ξένος; Παντού; Ή πουθενά; Είναι αυτή η σωστή ερώτηση που πρέπει να τεθεί σε αυτήν την περίοδο κρίσης; Με την πρώτη ματιά μπορεί να μην φαίνεται έτσι. Αλλά ας υπομείνουμε. Κατ ‘αρχάς,

Saflar (02/2017)

Ses nedir? Ses, bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur. Ses bir enerji türüdür, titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür. Ses atmosferin dışında yayılmaz, çünkü sesin yayılması