Search
  • rahmevez

Dışarısı Yok (11/2014)

Sevgili analar, babalar, ebeveynler işte… Bilmem size bugüne kadar, kaç kere ve ne zaman ana baba olmanız gerektiği konusu dışında bir çağrı yapan oldu mu. Olmuştur heralde, sahip çıkın evlatlarınıza denmiştir, Onları topluma “faydalı” birer birey olarak yetiştirmeniz gerektiği söylenmiştir. Kafanızı bulandırıp sevginizi korkuyla harmanlamışlardır. Çok güzel yaparlar bunu… Uzunca bir süre benim de, bu korkulu sevgiyle haşır neşir olmuş bir evlat olarak annemin-babamın bu hallenmelerinden dışarılara itilmiş, uzaklaştıkça yabancılaşmış ama bu itme-çekme sallantıları yüzünden hiç bir yere ev diyememişliğim vardır. Koruma içgüdüsü ne güzeldir oysa. Dünyaya yeni gelmiş şaşkın bir varlığa güvende olduğunu hissettirmek, koşulsuz… Ama bir nokta gelir dünya artık evladınızındır. Çok güzel bir iş yapmışsınız, evladınız artık dünyadan korkmuyor. Bu inanılmaz karmaşık varoluş düzeni içinde kendine yer bulmaya başlıyor, kendi değerlerini, doğrularını, yanlışlarını, inançlarını keşfediyor, bu nasıl bir mucize… Tam da bu mucize olurken zehrini akıtmaya başlar toplum, devlet, düzen, dış mihraklar, adına ne derseniz deyin, sizinle evladınızın arasına girenler işte. Doğa gereği evladın ilk isyanı size olur, ne mucize. Evlat artık tabağına koyulan her şeyi kabullenmeyeceğini, sorgulayacağını, hayatı kendi gözleriyle keşfedeceğini suratınıza çoğu zaman çekilmez bir tavırla bağırıyor. Ergen evladı olan ebeveynler, sabırlar dilerim. Tek ihtiyacınız olan bu çünkü. Saçmasapan, çiğ argümanlarla gelir karşınıza belki de, daha bilmeden etmeden ne büyük laflar bunlar diye düşünürsünüz. Kaygılanırsınız. Bunu böyle çiğ çiğ yerler “dışarıda”… Dışarısı tehlikeli, evladınıza sahip çıkmalısınız değil mi? Değil… Bir ebeveyn olmasam da sağlıklı bir ebeveynliğin evlat dünyaya geldiğinden itibaren bir endişeye ev sahipliği yapmak olduğunu pek tabi biliyorum. Bu endişeyle savaşmaya kimsenin gücü yetmez, sanki gerek varmış gibi... Ama bir noktadan sonra artık dünya evladınızındır. Koruyuculuk rolünü elden bırakıp destek rolüne geçebilmek ne zordur değil mi? Hele ki evladınız sizin yabancısı olduğunuz anlamlara, dünyalara sevdalıysa. Orası sizin bildiğiniz “dışarısı” bile değildir, bu ne karanlık bir senaryo, bu kaçıncı uykusuz gece!? Bilmem gördünüz mü, 15 Kasım’dan beri iki arkadaşımla beraber polislerin bizi yaka paça, ite kaka sürüklediği fotoğraflar dolanıyor her yerde. Eğer ebeveynseniz tahminimce ilk reaksiyonunuz “ya benim evladım olsaydı” olmuştur. Şiddete, haksızlığa sinirlendiyseniz, bunu düşünerek daha da sinirlenmişsinizdir belki. O endişelerle aman bir şey olmasın diye büyüttüğünüz evladınıza bir ordu gözü dönmüş, kendini bilmez “adam” sırf barışı ödev bildi diye sırf özgürlüğü, bağımsızlığı, insan haklarını toplumuyla ilgili hayallerine konu etti diye hırpalamış. Canını yakmış, aşağılamış, tehdit etmiş… Ne yapardınız? Artık bu hallere alışmış olup, omuz silkmek, “oturman oturduğun yerde” diyerek tavır yapmak yerine, bundan sonra arkanda da değil yanındayım, eylemlere beni de çağır” diyen bir annem, anında dava açmak için kolları sıvayan bir babam ve bütün bu olanları nasıl dengede tutacağım konusunda bana fikir veren bir ablam var benim. Hem de uykusuzluklarını seslerinden hissedebildiğim halde. Pankart açmaya sadece üç kişi gittiğimizi mi düşünüyorsunuz? O kadar yanılıyorsunuz ki…

Sevgili ebeveynler…

Bu memleket böyledir, sesini çıkarırsan iş vermezler diye diye susturduğunuz evlatlarınız, bu memleketin böyle olmasının nedenlerine dönüşüyor, hem de bundan ölesiye nefret ederek, bu ne sancılı bir varoluştur hayal edebiliyormusunuz? Korumaya çalışırken köleleştiriyor olabileceğiniz aklınıza hiç geliyor mu? Boyun eğmeye alıştırdığınız? Askere gitmek istemeyen evladınızın sırf bu yüzden yurtdışında istemediği işleri yapmasına içiniz kan ağlayarak göz yummuyor musunuz?. Hak aramanın geleceğini tehdit edeceği korkusuyla aslında geleceğini elinden alıyorsunuz, hiç bununla yüzleşmeyi aklınızdan geçirdiniz mi? En son ne zaman maddi olmayan bir değer için evladınızı hak aramaya ya da bu değeri gerçek kılması için teşvik ettiniz? Gözümün önünde olsun diyerek, keşfetmek istediği diyarlardan, farklılıklardan alıkoyarken gözünüzün önünde evladınızın ruhuna olacak olanları hiç düşündünüz mü? Geceleri rahat uyumak uğruna gündüzleri kabuslara emanet ediyor olabileceğinizi? En acısı uzun yıllarca sırf size yabancı geliyor diye korkuyla hayallerinden alıkoyarak geleceğimizi travmasını bir türlü atlatamadığınız geçmişimize mahkum bırakıyorsunuz. Yok, aslında, daha da acısı var, bütün bunları gerçekten de sevdiğiniz için yapıyorsunuz. Sevginiz özgürleştirmiyorsa, memleket meselelerinden, statükodan, açmazlardan şikayet etmeye ne kadar hakkınız var? Devlet dediğimiz, hükümet dediğimiz bir illüzyon. Hele ki Kıbrıs’ta… Bir avuç insan hariç kimse sizin veya evladınızın iyiliği için çalışmıyor ve çalışmayacak da. O salmaktan korktuğunuz “dışarısı” dediğimiz herhalükarda bir tehditse, içerisini özgür kılmadan nasıl bir yaşam, nasıl bir gelecek vaad ediyorsunuz? Ne istediyse aldık, arabası tamam, evi tamam, işe “yerleştirdik”, aha seneye da evlendiriyoruk daha ne yapalım mı dediniz? Mümkünse daha da yapmayın ne olur… Kendi ayakları üstünde durmayı maddiyatla eşleştirmeyin. Anlıyorum, savaş gördünüz, yokluklarla büyüdünüz, sizin çektiklerinizi evlatlarınız çeksin istemiyorsunuz. Ama sizin çektiklerinizin yarattığı psikolojiyi evlatlarınıza yükleyerek aslında dolaylı olarak onları da bu travmaya dahil ediyorsunuz.

Bu illa demek değil ki salın çocukları sokaklara verin ellerine pankartları, bağır çağır protesto eğitimi verin… Açıkçası ben de kendimi bir pankart açıcısı olarak tanımlamıyorum. Susturmayın, iş vermeyecekler korkusu aşılamayın, farklı olmasına izin verin, sokaklara salın, sanata, müziğe maddi geleceği belirsiz alanlara ilgiliyse kaygılar aşılamadan, teşvik edin… bırakın çocuklarınız aşık olsun, evlenmeden de sevgilerini özgürce yaşayabilsinler. Bırakın kendilerini nasıl ifade etmek istiyorlarsa öyle ifade etsinler. Sizden uzaklaşmasına ne kadar müsamaha gösterebilirseniz size o kadar yakın hissedecekler, buna güvenin ve bırakın yürüsünler, doğrultularını kendileri seçerek...

Ailemin bundan evvelki benzer zor durumlarda ve bu konudaki duruşundan duyduğum minnet ve gurur içime sığamadığı için bunun yarattığı özgürlük hissi, belki de ironik olarak , hayatımda çok uzun zamandır eksik olan aidiyet duygusunu yeşerttiği için, normalde çok tarzım olmadığı halde biraz özel hayatınıza dil uzatma haddini gösteriyorum, hem de bunları yazarken kimseden daha iyi bilmediğimi hatırlatarak kendime dizgin vurma ihtiyacım tavan yaptığı halde. Kendi örneğimin bana işaret ettiği doğrular, alışık ve farkında olduğumuz politik söylemlerin yanında daha derine, daha evimizin içine dair çünkü. Yaşanan olaylardan sonra, “Yoldaşlar! Davamız devrim, yılmayacağız” tadında bir şeyler yazmak yeterli gelmediği için ve özellikle “devrim” denilen şeyin evden, “en içerilerden” başladığına inandığım için… Dışarısı aslında yokmuş gibi kendi gerçekliğimizi yaratabileceğimizi, kimsenin nefesi bize vermeyeceğini, nefesi ancak alabileceğimizi bizzat deneyimlediğim için haddimi aşıyorum, nice hadsizliklere…

1 view0 comments

Recent Posts

See All

Geographies of Resilience (07/2016)

It was 1 am when we took off from Diyarbakir. One could easily make a bad decision in the face of extreme situations. These were the roads where the hot conflict had been taking place for months. Fear

διάστημα | interval (03/2020)

Πού ανήκει ένας ξένος; Παντού; Ή πουθενά; Είναι αυτή η σωστή ερώτηση που πρέπει να τεθεί σε αυτήν την περίοδο κρίσης; Με την πρώτη ματιά μπορεί να μην φαίνεται έτσι. Αλλά ας υπομείνουμε. Κατ ‘αρχάς,

Saflar (02/2017)

Ses nedir? Ses, bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur. Ses bir enerji türüdür, titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür. Ses atmosferin dışında yayılmaz, çünkü sesin yayılması